Babamın Yaptığı Ev

Meyve paylaşılabilirdi. Ama meyveyi veren ağacı korumak gerekirdi.

Çocukluğumun evi iki katlıydı.

Biz hep:

“Babam yaptı.”

derdik.

Elbette ustalar çalışmıştı. Duvarını ören, sıvasını yapan, elektriğini çeken insanlar vardı.

Ama çocuk için bunun tarifi başkaydı.

O evi babam yapmıştı.

Ben doğduğumda ev tek katlıydı.

İkinci kat yapılırken üç dört yaşlarında olmalıyım. O günlerden çok eski, hayal meyal görüntüler hâlâ aklımda.

Ustalar çalışıyor.

Tuğlalar örülüyor.

Sıvalar yapılıyor.

Elektrikçiler geliyor.

Bir evin büyüdüğünü çocuk gözlerimle seyrediyorum.

Sonra ikinci kat tamamlandı.

Beş yaşlarımdayken yukarı taşındığımızı hatırlıyorum.

Üç oda, bir salon, mutfak, banyo, tuvalet…

Geniş bir evdi.

Kalabalık bir aileydik.

Abilerim, ablalarım, annem, babam…

Ve evin en küçüğü ben.

Ama çocukluğumun evi yalnızca duvarlardan oluşmuyordu.

Bahçemiz

Bir de bahçemiz vardı.

Bahçede meyve ağaçları…

Ceviz.

Kayısı.

Vişne.

Şeftali.

Erik.

Ayva.

Annem bazı yıllar bahçeye sebze ekerdi.

Patates, fasulye, soğan, sarımsak, domates, biber, patlıcan, kabak…

Küçük bir havuzumuz vardı. Oradaki suyla bostanı ve ağaçları sulardık.

Bazı dönemler tavuklarımız oldu.

Civcivlerimiz oldu.

Bir zaman köpeğimiz de vardı.

Bugün bunları arka arkaya sıraladığımda sıradan şeylermiş gibi gelebilir.

Ama bir çocuğun dünyasıydı bunlar.

Toprağın içinden çıkan sebzeyi görmek.

Bir civcivin büyümesini izlemek.

Dalından meyve koparmak.

Ağaca çıkmak.

Suyu toprağa vermek.

Mevsimlerin değiştiğini takvimden değil, bahçeden görmek.

Vişne ağaçlarımızı özellikle hatırlıyorum.

Çok güzellerdi.

Meyveleri de çok olurdu.

Ağaca çıkar, dalların arasında kendime bir yer bulup otururdum.

Bazen evden biri beni aramaya çıkardı.

Ben de yukarıdan seslenirdim:

“Ben buradayım, korkmayın.”

Orası benim küçük dünyamın içinde başka bir yerdi.

Belki çocukluğumun odalarından biri gibiydi.

Yalnız çatısı gökyüzüydü.

Vişneleri toplardım.

Kendim yerdim.

Aşağıdakilere verirdim.

Her gün yerdik.

Bereketliydi.

Ye Ama Dalı Kırma

Mahallede hangi evin kayısısının güzel olduğunu bilirdik.

Hangi bahçenin eriğinin tatlı olduğunu bilirdik.

Çocuklar bunları bilirdi.

Biz başkalarının bahçesine giderdik.

Onlar bizim bahçeye gelirdi.

Meyve yerdik.

Babam da arkadaşlarımın bizim bahçeden meyve aldığını bilirdi.

Bir gün bana söylediği sözü bugün hâlâ hatırlıyorum:

“Oğlum, arkadaşlarına söyle. Ne yiyeceklerse yesinler ama ağacın dallarını kırmasınlar.”

Çocukken bu sözün üzerinde uzun uzun düşünmedim.

Babam ne söylediyse onu anlıyordum.

Arkadaşlarım meyveyi yiyebilirdi.

Ama dalı kırmamalıydı.

Yıllar sonra dönüp baktığımda ise o küçücük cümlenin içinde başka bir şey görüyorum.

Babam:

“Kimse bahçeye girmesin.”

demiyordu.

“Meyveleri almasınlar.”

demiyordu.

Yesinler.

Ama ağaca zarar vermesinler.

Çünkü bugün yediğin meyve biter.

Ağaç kalırsa yeniden meyve verir.

Belki paylaşmanın da bir ahlakı vardı.

Bana uzun uzun anlatılmamıştı.

Bir cümle yetmişti:

Ye ama dalı kırma.

Hatice Teyzenin Gözlemesi

Evimizin yanında küçük bir yapı daha vardı.

Biz ona tandır evi derdik.

Biraz kiler gibiydi.

Patates olurdu.

Un olurdu.

Ocak vardı.

Tandır vardı.

Annem orada bazlama ve gözleme yapardı.

Annemin adı Hatice’ydi.

Gözleme yapılmaya başladığında bunu yalnızca bizim evdekiler bilmezdi.

Kokusu mahalleye yayılırdı.

Çocuklar anlardı:

“Hatice teyze gözleme yapıyor.”

Mahallenin çocukları annemin gözlemesinden çok yedi.

Aradan yıllar geçti.

Bugün o günlerden birileriyle konuştuğumda hâlâ:

“Annenin gözlemesi çok güzeldi.”

dediklerini duyuyorum.

Bunu düşündüğümde hoşuma gidiyor.

Çünkü bir insanın başka bir insanın hafızasında neyle kalacağını bilemiyorsun.

Bazen yıllar sonra hatırlanan şey büyük bir olay olmuyor.

Bir koku oluyor.

Bir tat oluyor.

Bir annenin sana uzattığı sıcak bir gözleme oluyor.

Bizim evden komşuya yemek giderdi.

Komşudan bize gelirdi.

Yozgatlı komşularımız vardı. Arabaşı yaparlardı. Bize de getirirlerdi.

Bizim evde güzel bir şey piştiğinde bir tabak da komşuya ayrılırdı.

Kimse buna toplumsal dayanışma demiyordu.

Kimse komşuluk üzerine konuşma yapmıyordu.

Yaşıyorduk.

Bir evin yemeğini başka bir ev tanıyordu.

Çocuklar başka yörelerin yemeklerini tadıyordu.

Tabak gidiyordu.

Başka bir gün geri geliyordu.

Bazen başka bir yemekle.

Mahallenin sofraları sanki birbirine görünmez yollarla bağlıydı.

Benim Yerim Babamın Yanıydı

Pazar sabahlarını da hatırlıyorum.

Bahçede hep beraber kahvaltı yaptığımız zamanları…

Abilerim.

Ablalarım.

Annem.

Babam.

Ve ben.

Kalabalık bir aileydik.

Ben en küçüktüm.

Ama akşam sofralarında benim için çok önemli bir şey vardı.

Benim yerim belliydi.

Babamın yanı.

O yıllarda sofrayı çoğu zaman yere kurardık.

Babamın yanında otururdum.

Dizine yaslanırdım.

Yemeğimi öyle yerdim.

Bugün o sofralarda ne yediğimizi her zaman hatırlayamıyorum.

Ama nerede oturduğumu hatırlıyorum.

Çünkü çocuk bazen yemeğin tadından önce kendisini nerede güvende hissettiğini hatırlıyor.

Benim yerim babamın yanıydı.

Dizine yaslanabiliyordum.

Belki çocukluk dediğimiz şeyin en sade hâllerinden biri de budur.

Yaslanabileceğin birinin olması.

Yıllar Sonra O Eve Baktığımda

Yıllar geçti.

O çocuk büyüdü.

O evden çıktı.

Ankara’nın başka yerlerini gördü.

Sonra çok daha uzaklara gitti.

Ama bugün çocukluğumdaki eve dönüp baktığımda, benimle birlikte gelen bazı görüntülerin hâlâ orada olduğunu görüyorum.

Bahçeden meyve alan çocuklara:

“Ne yiyeceklerse yesinler ama dalları kırmasınlar.”

diyen bir baba.

Mahallenin çocuklarına gözleme veren bir anne.

Bir evden diğerine gidip gelen yemek tabakları.

Aynı bahçede oturan kalabalık bir aile.

Vişne ağacının dallarında oturan küçük bir çocuk.

Ve akşam olduğunda babasının dizine yaslanarak yemeğini yiyen yine aynı çocuk.

O zaman bunların hiçbirinin adını koymuyordum.

Paylaşmak bize anlatılmıyordu.

Paylaşılıyordu.

Komşuluk öğretilmiyordu.

Yaşanıyordu.

Güven tarif edilmiyordu.

Vardı.

Bereketin ne olduğunu da bilmiyordum.

Ama dalından kopardığımız vişnelerde vardı.

Annemin yaptığı gözlemede vardı.

Komşudan gelen bir tabak arabaşında vardı.

Kalabalık bir sofrada vardı.

Ben bütün bunların arasında büyürken hiçbirini böyle düşünmüyordum.

Sadece çocuktum.

Belki hayatı okumak biraz da budur.

Çocukken yaşadığının adını, yıllar sonra koyabilmek.

Ve bugün babamın yaptığı o evi hatırladığımda, bahçeden kalan bir cümle hâlâ benimle:

Ye ama dalı kırma.

— İsa Diri
Evim Büyürken

Yukarı Çık