Evimizin kapısını açıp daha büyük bir evin içine çıkıyorduk.
Çocukken evden çıktığımda nereye gideceğimi pek düşünmezdim.
Çünkü arkadaşlarım zaten dışarıda olurdu.
Ankara’da bahçeli, çoğunlukla bir iki katlı evlerin bulunduğu bir mahallede büyüdüm. Evimizin önünden bir yol geçerdi. Bugünkü gibi yoğun bir trafik yoktu. Tek tük arabalar geçerdi.
Bahçeler vardı.
Ağaçlar vardı.
Boş arsalar vardı.
Ve çocuklar vardı.
Bizim evimizin de bahçesi vardı. Yan yana uzanan, bizim selvi dediğimiz ağaçlar bahçenin çevresini sanki doğal bir çit gibi kapatırdı. İçeride iki katlı evimiz, küçük havuzumuz ve meyve ağaçlarımız vardı.
Ama çocukken ev dediğim yer yalnızca o bahçenin sınırlarında bitmiyordu.
Sokağa çıktığımda başka bir yere çıkmış gibi hissetmezdim.
Çünkü mahalle de bizim evimizdi.
“İsaaa!”
Bugünkü gibi telefon yoktu.
Mesaj yoktu.
“Bugün saat üçte buluşalım” diye bir düzenimiz de yoktu.
Evden çıkardın.
Arkadaşların dışarıdaysa yanlarına giderdin.
Yoklarsa evlerinin önüne kadar yürür, aşağıdan bağırırdın:
“Aliii!”
“Veliii!”
Bazen de ben evdeyken sokaktan bir ses yükselirdi:
“İsaaa!”
O ses yeterdi.
Çıkardım.
Oyun başlardı.
Sınıf arkadaşım Fatih vardı. Dayımın oğlu Nuh yukarı tarafta otururdu. O da bizim mahalleye gelirdi. Başka arkadaşlarımız da vardı.
Misket oynardık.
Gazoz kapaklarıyla oynardık.
Sakızların içinden çıkan sporcu ve artist resimleri olurdu. Onlarla oyunlar kurardık.
Bir dönem bir oyun moda olur, bütün mahalle onu oynardı. Sonra başka bir oyun gelirdi.
Futbol ise hemen her zaman vardı.
İki evin arasındaki boş arsalar vardı. Biraz daha yukarı çıktığımızda daha geniş boş alanlar vardı. Futbol maçlarımız oralarda yapılırdı.
Boş bir alan bulduk mu saha olurdu.
İki taş koyduk mu kale olurdu.
Takımlar kurulurdu.
Maç başlardı.
Bugün düşünüyorum da pahalı oyuncaklarımız olmayabilirdi.
Ama galiba ihtiyacımız da yoktu.
Çünkü bizim asıl oyuncağımız mahalleydi.
Bir boş arsa futbol sahasına dönüşebiliyordu.
İki evin arası oyun alanı olabiliyordu.
Bir gazoz kapağı saatlerce eğlenmeye yetebiliyordu.
Bir misketin değeri vardı.
Çocukluk biraz da elindekinden bir dünya kurabilmekti.
Acıktığımızı Nasıl Anlardık?
Oyuna öyle dalardık ki bazen acıktığımızın bile farkında olmazdık.
Hatta bugün düşündüğümde çocukluğumu en iyi anlatan ayrıntılardan biri bu geliyor bana.
Acıktığımızı biri bir şey yerken görürsek anlardık.
Bir arkadaşın elinde ekmek görürdün.
Birden senin de karnının acıktığını fark ederdin.
Eve koşardık.
Hızlıca bir şeyler yerdik.
Bazen ekmeğin arasına evde ne varsa konurdu. Ekmeği elimize alır yeniden dışarı çıkardık.
Çünkü yemek, oyunun sona ermesi değildi.
Oyuna verilen kısa bir araydı.
Asıl hayat dışarıda devam ediyordu.
Bir arkadaşımız susayıp evine giderse bazen hepimiz peşinden giderdik.
O evde yalnızca evin çocuğuna su verilmezdi.
Bize de verilirdi.
Bir şey yeniyorsa bize de uzatılırdı.
Bazen ekmeğin arasına bir şey konur, bizim elimize de verilirdi.
Bizim eve geldiklerinde de aynı şey olurdu.
Kimse bunu olağanüstü bir misafirperverlik olarak görmezdi.
Normal olan buydu.
Çünkü insanlar birbirini tanırdı.
Hangi çocuk kimin oğludur, kimin kızıdır bilinirdi.
Annesi bilinirdi.
Babası bilinirdi.
Abisi, ablası bilinirdi.
Sokaktan bir büyük geçerken seni görür:
“Annene selam söyle.”
derdi.
Bir başkası:
“Babana selam söyle.”
derdi.
Biz de eve gidince söylerdik.
“Anne, falanca teyze sana selam söyledi.”
Birimizin annesi yalnızca kendi çocuğunu görmezdi.
Birimizin kapısı yalnızca o evde yaşayanlara açılmazdı.
Mahalle böyle bir yerdi.
Güvenin Adını Bilmiyorduk
Akşam yaklaşınca oyunların da rengi değişirdi.
Saklambaç başlardı.
Gündüz futbol oynadığımız, koştuğumuz sokaklar karanlıkta başka bir oyun alanına dönüşürdü.
Duvarların arkası…
Bahçeler…
Evlerin kenarları…
Sokak araları…
Birisi gözlerini kapatıp sayarken diğerleri mahalleye dağılırdı.
Koşardık.
Saklanırdık.
Korkmazdık.
Çünkü orası bizim mahallemizdi.
Orayı biliyorduk.
İnsanlarını biliyorduk.
Bugün buna güven diyorum.
Ama çocukken:
“Kendimi güvende hissediyorum.”
diye düşünmezdim.
Çocuk güveni tarif etmez.
Güven varsa yaşar.
Koşar.
Oynar.
Düşer.
Kalkar.
Acıkır.
Eve gider.
Bir arkadaşının evinden su içer.
Tekrar dışarı çıkar.
Akşam olur.
Yine oynar.
Aynı Yerde, Yıllar Sonra
Şimdi yine aynı yerdeyim.
Çocukluğumdaki bahçeli evimizin bulunduğu yerde bugün apartmanımız yükseliyor.
Birkaç bahçeli evin arsası birleşti.
Önümüzdeki yol zamanla cadde oldu.
Karşımda sağlık ocağı var.
Dükkânlar var.
Otomobiller var.
Yüksek binalar var.
Bazen balkondaki sandalyeme oturup bugünkü mahalleye bakıyorum.
Sonra bugünkü görüntünün içinden eski mahalleyi çıkarmaya çalışıyorum.
Sanki binaları zihnimden kaldırıyorum.
Dükkânları kaldırıyorum.
Arabaları azaltıyorum.
Ve altından başka bir dünya çıkıyor.
Bahçeler.
Ağaçlar.
Boş arsalar.
Futbol oynayan çocuklar.
Bir yerlerden bir ses geliyor:
“İsaaa!”
Ve küçük bir çocuk evden çıkıp arkadaşlarının yanına koşuyor.
Henüz Ankara’nın tamamını tanımıyor.
Türkistan’ı bilmiyor.
Almatı’yı bilmiyor.
Dünyanın başka şehirlerini, başka ülkelerini, başka insanlarını bilmiyor.
Onun dünyası küçük.
Ama bugün o çocuğa baktığımda, hayatım boyunca benimle gelecek bazı şeylerin orada olduğunu görebiliyorum.
İnsan.
Komşuluk.
Paylaşmak.
Birlikte yaşamak.
Ve güven.
O zaman bunların hiçbirinin adını koymuyordum.
Sadece çocuktum.
Oynuyordum.
Acıkıyordum.
Eve koşuyordum.
Sonra yeniden sokağa çıkıyordum.
Belki hayatı okumak biraz da budur.
Çocukken yaşadığının adını, yıllar sonra koyabilmek.
Benim ilk evim annemin, babamın ve kardeşlerimin yaşadığı o iki katlı evdi.
Sonra biraz büyüdü.
Bahçemiz oldu.
Sonra biraz daha büyüdü.
Sokağımız oldu.
Ve sonunda bütün mahalle oldu.
Evimizin kapısını açıp daha büyük bir evin içine çıkıyorduk.
O büyük evin adı mahalleydi.
— İsa Diri
Evim Büyürken